İkibin’i (neredeyse) on geçtikten sonra bir Hürrem Efe portresi

Bugünün insanları beyinlerinin %10’unu kullandığı varsayılıyor. Bir derece artabilmesi için bin yılın geçmesi gerekiyormuış. Ben buna her kitap bir yıl öne götürür düşüncesi ile katılıyorum. Bir kişi bin kitap okursa bin yıl beklemeden beyin gücü bir derede artar diyorum.” ikibine-on-var-onsayfaHollandadaki ilk aylarımdı. Yeni gelmiştim. ‘Gurbetçiler’ hakkında sahip olguğum önyargılarımı tartmak ve güncellemekte, Hollanda ve Hollandalılar hakkında önyargılar biriktirmekteydim. Hürrem Efe’yle daha doğrusu onun hikayeleriyle tanışmam da o zamanlara dayanır. Roosendal’lı olan eşimin ailesini ziyarete gittiğimde, onun ‘İkibin’e on var’ isimli kitabını küçük odadaki kitaplığı gözden geçirirken bulmuştum. Eşim ‘Bu kitabı bizim eski komşumuz Hürrem Abi yazdı’ deyince hem şaşırmış, hem mutlu olmuştum. Demek ki burada yazarlar da vardı. Kitabı hem merakımdan, hem de kitabın sade güzel dilinin akıcılığından aynı gün içinde okuyup bitirmiştim. Kitap hoştu, benim önyargılarımı da aşan bir yobazlığa, yalın ve birazda esprili bir dille savaş açmış bir yazar olduğu hemen belliydi. Kitabın adı da zaten bunun ipuçlarını veriyordu: ‘İkibin’e on var’.

(4110 kez okundu)

Aradan neredeyse on yıl geçmesine rağmen bana bu eski komşu Hürrem Abiyle tanışmak bir türlü kısmet olmadı. Ta ki çıkaracağımız dergiyi hazırlama aşamasında, Hollanda’daki Türk Edebiyatına katkıları olan yazarlarla ilgili bir yazı dizisi hazırlama fikri doğana kadar. Sadık abi (Yemni) Hürrem Efe’nin ismini anınca hem şaşırdım hem de sevindim. ‘ Tamam’ dedim, ‘O yazıyı bana bırakın’

Böylece Hürrem Efe bu serinin ilk yazarı oldu. Hem de benim aslında yıllardır fırsatını kolladığım tanışma gerçekleşti.

Bu görüşmenin röportajdan çok tanışma ve eski günlerden sohbet havasında geçeceğini tahmin ettiğimden, randevuya kayınpederimle birlikte gittik. Onun pozitif katalizatör görevi yapacağını biliyordum.

Nisan için güzel bir gündü (Zaten Hollanda’da artık hiçbir gün ait olduğu takvim sayfasına uymuyor son yıllarda) Hürrem Efe bizi çok sıcak karşıladı ve evin arka bahçesine aldı. Hergün birbirini gören dostların sıcaklığıyla önce gururla bahçesini anlatmaya başladı.

Çokta büyük olmayan bahçesinin kenarlarına diktiği meyva ağaçlarını gösterdi, asmasından bahsetti. (Asmadan yapılan sarmalar çok lezzetli oluyormuş.)

Derken masaya oturduk ve eskilerden açtık sohbeti. İlke dergisinin yayınlandığı 90’li yıllara gittik. Fehmi Özgül’le birlikte Sadık Yemni’nin evinde kaldıkları o geceden bahsetti. O gece İlke’nin açtığı öykü yarışmasına katılmaya karar vermişler.

Hürrem EfeOndan önce de yazıyormuş aslında Hürrem Efe. 1963’te o zamanın en büyük gazetelerinden Tercüman’ın açtığı öykü yarışmasında, 1200 hikaye arasından onun hikayesi birinciliğe layık görülmüş. (İlginç olan, ilk üçün hepsinin Hollanda’dan çıkması bu arada: Fethi Kıllı ikinci; F. Atay üçüncü olmuş)

İlk kitabını 1988’de çıkarmış Hürrem Efe:”Köyden indim Hollanda’ya”. Hollandacaya da çevrilen bu kitapta Tercüman’ın Altın Kalem ödüllü ‘Birinci Kuşağın Böreği’ isimli hikayeyle birlikte toplam 19 hikaye bulunuyor. 15 aralık 1989 tarihli Milliyet Sanat dergisinde Mehmet Başaran tarafından kritiği yapılan bu ilk kitabın çok olumlu olduğu ve yazarın yeni eserinin de merakla beklendiği belirtilmişti. Yeni eser için çok beklemeye gerek kalmamış; 1990’da ikinci öykü kitabı çıkmış “İkibin’e on var”. Hemen arkasından da 1991’de üçüncü öykü kitabı: “Doğru olamaz, ya olursa”. Hürrem Efe’nin dördüncü kitabı bir roman:”İnanılır gibi değil”.

Hürrem Efe kitaplarında uyum sorunun temelinde yatan, değişimden korkan, adet ve göreneklerin, din adı altında bize yututturulan hurafelerin esaretindeki cehalete savaş açıyor. Bunu yaparken Hollandalı Türklerin günlük yaşamda karşılaştıkları durumlar birazda gülünç bir şekilde sunuluyor.

Hürrem Efe’nin hikayeleri Hollanda’da çıkan İlke, Hizmet, Damla gibi Türkçe dergilerin yanı sıra, Tercüman, Sabah, Gırgır, Elele gibi degi ve gazeteler araclığıyla geniş kitlelere ulaşmış.

Hürrem Efe toplumu aydınlatmak misyonunu, yazdığı hikayelerinin yanı sıra bir dönem‘Dost Acı Söyler’ isimli köşe yazılarıyla da sürdürmüş.

Hürrem Efe modern, ileri görüşlü, içinde bulunduğu toplumu aydınlatmayı amaçlayan, hikayelerinde açıkça mesajlar yüklü olan bir yazar. İlke dergisinde yıllar önce çıkmış bir söyleşinde etkilendiği sanatçılarla ilgili şöyle diyor: “Atatürk’ü de bir sanatçı alısak, ki bu doğrudur. Yaratıcılığın yanı sıra güçlü bir kişiliği vardır. Yaşamının sonunda dek Türk ulusunu uyandırıp çapcıl bir düzeye yükseltemek için çok uğraşmıştır. Ama biz onu yeterince anlayamamışız, o ayrı bir konu…”

Bence onun için en iyi tanımı 1992’de Damar dergisinde Mustafa Coşturoğlu yapmış:”Hürrem Efe, …Tıpkı Ömer Seyfettin gibi süreç belirleyen ve süreklilik gösteren olayları ağır çekim ustalığı ile görüntüler

İşte bu yeteneği sayesinde göçün ilk yıllarına ait o siyah beyaz resimlerin arkasındaki kaydedilmemiş hayatların hikayelerini bize miras bırakmıştır Hürrem Efe.

2 Comments on İkibin’i (neredeyse) on geçtikten sonra bir Hürrem Efe portresi

  1. Merhaba, Hurrem beyin kitaplarini okudum, cok guzeller…

  2. Hurrem Efe`nin oykuleri kesinlikle her yeni kusak tarafindan okunmali ki ilk kusagin dustugu trajikomik konumlara dusulmesin. Ama ne yazik ki gelen yeni kusaklar Efe`nin oykulerindeki tiplemelerden daha da bagnaz kaldiklari goruluyor, Dahasi Efe`yi hakli cikartacak kadar evrimlesmemis bir goruntu olusturuyor. Cunku Efe yazilarinda kirlenmis dusuncelerin kusaktan kusaga aktarildigini anlatiyor. Efe`yi daha iyi anlamak icin birbirinden guzel yapitlarini okumak gerekir.
    Saygilar,

Leave a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.